İhbar edeceğiniz yoruma ait mesajını giriniz.

Abdullah Sağır

İslâm’da insanın her şeyiyle kutsal ve dokunulmaz oluşu

Abdullah  Sağır
05 Ocak 2017
A-A+

İslâm’da insanın her şeyiyle kutsal ve dokunulmaz oluşu

Asıl konumuza geçmeden önce yeni yıla girdiğimizden dolayı okuyucularımız başta olmak üzere tüm fertlerin yeni yıllarını tebrik ediyor, irademize bağlı olarak meydana gelen güzel ve hoş hal ve hareketlerin oluşmasına, insanlar başta olmak üzere tüm mahlukâtın çevresiyle barışık bir şekilde hayat sürmelerine mazhar olmasını ve iyi şeyleri görme ve yaşama imkânına kavuşma vesilesi olmasını Cenâb-ı Allah’tan diliyorum. Bu düşünce ve temennilerle bismillah diyerek yeryüzünün en mükemmel yaratığı kabul edilen insan ve bağlantılarıyla ilgili asıl konumuza başlamak istiyorum.

İnsanın kutsal ve dokunulmaz olduğu konusuna geçmeden önce, İslam dini perspektifinden tarifini yaparak çerçevesini çizmek yerinde olacaktır. İnsan, terim olarak “doğuştan sahip olduğu hakları bulunan, akıl ve hür irade sahibi olan sosyal bir varlık” olduğu şeklinde tanımlanmıştır. İslâm’ın ana kaynağı Kur’an, Âdem’in çocukları olan insanların yaratıklar arasında her türlü saygı ve hürmete layık olduklarını ortaya koymuş, bunun gereği olarak “tayyibât” olarak ifade edilen ve her bakımdan doğal olan en güzel yiyecek ve içeceklerle rızıklandırıldıklarını açıklamış (İsrâ, 70), kainât ve içindekileri faydalanılır hale getirilerek musahhar kılınıp insanların hizmetine serildiğini ifade etmiş (Bakara, 164; Lokman, 20) ve insanoğlundan da emaneten kendisine verilen bunları aslını bozmadan bir sonraki nesle teslim etmeyi emretmiştir. Aynı zamanda insanın fikri, zikri, düşüncesi dâhil her şeyiyle kutsal ve dokunulmaz olduğunu görerek bir cana kıyma ve “fesat” olarak ifade edilen bozgunculuk suçları dışında hiçbir şekilde ölümle cezalandırılamayacağını ilan etmiştir (Mâide, 32). Hz. Peygamber de bu ilkeler doğrultusunda hareket ederek hazarda ve savaşta hayatı başta olmak üzere onur ve haysiyeti dâhil malı, canı, ırzı ve namusu, çevre ve barkını koruyacak her türlü tedbiri almaya çalışmış, en zor dönemlerde dahi insanı kutsal görerek her şeyiyle dokunulmaz olduğunu uygulamalarıyla göstermiştir. Bu minvalden hareketle İslâm dini de yukarıda açıklanan tanımda görüldüğü gibi, insanın ana rahmine düşmesinden dünyaya teşrif etmesiyle birlikte yüce yaratıcısı tarafından kendisine bahşedilen yaşam, can, mal, akıl, din, namus, anadilini öğrenme ve eğitim hakkı, barınma, mülk edinme, seyahat etme gibi temel haklara sahip olduğunu, bunların hiç bir şekilde devredilemeyeceği gibi başkaları tarafından da hiç bir gerekçeyle gasp edilemeyeceğini ön görmüş, bunları çeşitli gerekçelerle gasp etmeye veya kısıtlamaya çalışanın zalim olduğuna işaret etmiştir (Şûr’a, 8). Ayrıca İslâm, her insanı ayrı ayrı ve müstakil bir fert gördüğünden, hukukta geçerli olan suçun şahsiliği ilkesini benimseyerek başkasının işlediği suçtan sorumlu tutmamış (Fâtır, 18), babanın işlediği suçtan çocuğunu, çocuğun sebep olduğu suçtan da babasını sorumlu görmemiş, bu şekildeki davranışı cahiliye âdetlerinden saymıştır.

İslâm dini, bu hakları tanırken, o hakları kendi haline bırakmamış, bu hakların kullanılması ve geliştirilmesi için bazı tedbirleri de almıştır. Bu münasebetle, insanın sağlıklı bir şekilde yaşaması, hayatını sürdürebilmesi ve canını koruyabilmesi için öldürme, cana kıyma ve intihar etmeyi, iradesini hiçbir tesir altında kalmadan hür bir şekilde kullanabilmesi ve dinini de serbestçe seçebilmesi için zorlamayı, mal ve mülkiyet hakkının kutsallığını ortaya koyması için gasp ve hırsızlığı, aklını hiçbir etki altında kalmadan sağlıklı bir şekilde kullanabilmesi için onu olumsuz etkileyecek içki içme, istikrah olarak adlandırılan zorlama gibi hal ve hareketleri, ırzını ve neslini muhafaza altına alabilmesi için zina, gayrı meşru birlikteliği ve buna götürecek yolları yasaklamıştır.

Aynı zamanda insanı diğer varlıklardan ayıran en belirgin özellik onun konuşabilme meleke ve kabiliyetine sahip olmasıdır. İnsan, bu melekesini de anne ve babası başta olmak üzere büyüyüp yetiştiği ortamlardan kazanmaktadır. Buna da dünya literatüründe anadilini öğrenme hakkı adı verilmektedir. Bu hak tüm dünyada insanın temel haklarından kabul edildiği gibi İslâm’a göre de temel haklar arasında değerlendirilmekle birlikte Yüce Yaratımız Allah’ın varlığının âyet ve alametleri arasında kabul edilmiştir (Rûm, 22). Diğer taraftan İslâm, insana bu hakları tanımakla kalmamış, bunları yaşama ve geliştirme hakkını da tanımış, etnik ve dinsel bakımından farklılıkların varlığını kabul etmiştir (Hûd, 118; Nahl, 93; Şûrâ, 8). Bu farklılıkları kabul etmekle yetinmeyerek bunların alt yapılarını oluşturan, fertlerini bir araya getiren ve görevlerini ifa edebilme imkânı sağlayan mabet gibi teşekküllerin ve icra edilecek ibadet şekillerinin varlığını da kabul etmiş, insanın varlığını kutsal gördüğü gibi mabetler başta olmak üzere diğer tüm teşekkülleri de kutsal görmüştür. Mesela dinsel olarak, Müslümanlarla birlikte, Hristiyan, Yahudi, Sâbiî gibi dinî grupların varlıkları kabul edildiği gibi (Bakara, 62), mabetleri olan mescit, kilise, havra ve diğer namazgâhları da kabul edilmiş ve hatta kutsal görülerek dokunulmaz kılınmıştır (Hac, 40). Kendi mensupları dışında kalan diğer dinî grupların varlıklarını ve mabetlerini kabul ederek kutsal gören bir din, diğer din mensuplarının varlığını, mabetlerini ve mabetlerin içinde icra edilen ibadetlerini ve diğer kutsallıklarını sorun edebilir mi? Hatta İslâm dini, bu ibadetlerin zamanında ifa edilmesi için kendi mabetlerini diğer din gruplara tahsis etmesinde bile sakınca görmeyerek pratiğini peygamberinin tatbikatıyla göstermiştir. Mesela Necrân Hristiyanları görüşmek üzere Medine’de yaşayan Hz. Peygamber’e gelerek bazı konuları tartışmışlar, ibadet vakitleri geldiğinde Hz. Peygamber’den bu konuda yardım istemişlerdir. Cenâb-ı Peygamber de taleplerini makul görerek pratik bir formül geliştirip kendi adıyla meşhur olan mescidini onlara tahsis etmiştir.

Yine İslâm, bir etnik grubun diğer etnik gruptan ayrıcalıklı olmadığını, hepsinin tarağın dişleri gibi eşit haklara sahip olduğunu, bir etnik grubun dilini öğrenme ve geliştirme, bu konuda her türlü imkândan yararlanma gibi haklara sahip olduğu gibi, diğerlerinin de aynı hakka sahip olduğunu öngörmüştür. Bu hakkı tanımamak veya kısıtlamak için resmi dil, millet olma gibi kavramlarla ileri sürülen hiçbir gerekçe ve mazereti kabul etmemiş ve aksi davranışları ise zulüm ve zorbalık olarak görmüştür. Dolayısıyla İslâm dininin, tek bir insanı her şeyiyle kutsal ve dokunulmaz görüp din, vicdan, düşünce, can, mal ve namus gibi temel hakları tanıması ve tam teşekküllü tatbik edilebilmesi için her türlü tedbiri almasıyla birlikte, insanların bir araya gelmesiyle oluşan toplulukların temel haklarını görmemesi ve bu doğrultuda gerekli tedbirleri almaması düşünülemez. Bu durum İslâm dininin hakim olduğu devletlerde de düşünülemez. Çünkü devletler, hâkimiyetlerini ve icra etmekle kendilerini sorumlu gördükleri işlerini sürdürmek için memurları çalıştırırlar. Maaşlar başta olmak üzere diğer giderlerini karşılayabilmeleri için vergi toplarlar. Vergileri toplarlarken, hiçbir vatandaşı atlamadan herkesten belirledikleri miktarda toplamaya çalışırlar. Toplama amaçlarını da emniyet, sağlık, eğitim gibi işleri teminat altına almayı ve herkese eşit şekilde davranmayı taahhüt eder. Eğer bir devlette, yukarıda saydığımız konulardan bazılarında sorunlar yaşanıyorsa, elbette o sorunların tespit edilerek çözüm yollarının bulunması gerekir. Bunun ölçüsü de İslâm’a göre “Kendin için istediğin bir şeyi kardeşine de isteme, kendisine yapılmasını hoş görmediğin bir şeyi kardeşine de yapılmasını hoş görme” şeklinde bir formül geliştirilmiştir. Bu formül Hz. Peygamber tarafından sevgi ve saygının bir ifadesi olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla ister fert bazında ister devlet bazında olsun İslâm toplulukları arasında meydana gelen hak ihlalleri yaşanıyorsa, bu İslâm’ın sorunu değil, mensubu olduğunu iddia eden topluluk ve devletlerin sorunudur. İslâm âleminde yaşanan sorunların ana kaynağı getirilen ve geliştirilen ilkelerin uygulama sorunudur. Bu da Müslümanların birbirlerini temel haklarıyla birlikte tanımalarını, varlıklarını tüm gerekleriyle beraber kabul etmelerini ve bunları da pratikte göstermelerini gerektirir. Aksi takdirde sorunlar ortadan kalkmaz ve zamanla birikerek dağlar gibi ağırlaşıp altından kalkılamaz duruma gelir. Bu da hepimize ve özellikle sonraki nesillerimize zarar verir, gelişmemizi engelleyerek bizi her açıdan geriletir.

Sonuç olarak insan her şeyiyle değerli olup kutsal ve dokunulamaz hakları bulunmaktadır. Bu haklar dinler ve medenî topluluklar tarafından kabul edildiği gibi İslâm dinimiz tarafından da kabul edilmektedir. Bu haklar hiçbir gerekçeyle ne kısıtlanabilmekte ne de ortadan kaldırılabilmektedir. Her topluluk bu haklardan istifade etme konusunda aynı haklara sahiptir. Yeni bir dünya bu şekilde kurulabilir. Kalın sağlıcakla!

 

Dr. Abdullah SAĞIR

Müftü Yardımcısı




 Yorumlar
Bu yazıya ait yorum bulunamadı
 Yorum Gönder