ADALET
Bugünkü köşemizin konusu Allah’ın esma-i hüsnaları arasında yer alan “adl” ve İslam’ın ve temel kaynağı Kur’an’ın çokça üzerinde durarak tesis edilmesi ve ayakta tutulması için çerçevesini çizdiği “adalet” kavramı olacaktır.
Adl ve adalet aynı kökten olan Arapça kelimeler olup “insaflı olmak, doğru hareket etmek, eşit davranmak ve tutmak, her şeyin hakkını vermek, her şeyi yerli yerinde kullanmak, düzeltmek, zulmetmemek, hakkı inkâr etmemek” gibi manalara gelmektedir. Dinî birer kavram olarak “ifrat ve tefritten uzak olup orta yolu takip etmek, aşırılıktan kaçınıp dengeli davranmak, dinen yasak ve haram olan şeyleri terk etmek, içi ve dışı bir olmak, özü ve sözü, fiil ve hareketleri eşit olmak, haksız olandan hak sahibinin hakkını alıp ona teslim etmek ve suçlu olana da cezasını vermek, zulmü ve haksızlığı terk edip istikamet yolunda hareket etmek” gibi anlamlarda kullanılmaktadır.
Yüce Yaratıcımız Allah, adalet üzerinde durmuş, her şart ve durumda tesis edilmesini emretmiş, zedelenmesine vesile olacak hususları belirterek kullarını uyarmış, adaletin sadece yargıda gözetilmesi gereken bir kavram olmadığını, aynı zamanda konuşma ve sözlerde, şahitlik yapmada, barışın tesis edilmesinde, muamelatlarda ve aile hayatında da gözetilmesi gerektiğini belirterek çerçevesini genişletmiştir. Rabbimiz bu kavramın yanında aynı anlamlara gelen “kıst” kelimesini de Kur’an’da çokça zikretmiş, bunların zıddı olan zulüm, cevr ve bağy gibi sözcükleri de defalarca kullanmıştır. Peygamberimiz (as) da çizilen adalet çerçevesinde hareket ederek ümmetine örnek olmuş, vuku bulan durumlarda uygulamasıyla bunu göstermiş ve faraziyelerle de olsa en yakını olan ve çokça sevip saydığı kızını bile affetmeyeceğini ifade ederek cezasını vereceğini belirtmiştir. Yetiştirdiği seçkin insanlar olan sahabeler de onun yolunda giderek hal ve hareketleriyle bunu ortaya koymuşlardır. Hatta Ömer gibi bazı sahabeler bu kavramla birlikte anılır durumuna gelmiştir. Ömer-i Âdil ve Ömer’in adaleti gibi terimleri her müslüman toplulukta sıkça kullanılagelmiştir.
Adalet denilince, genelde yargı ve mahkemelerde arandığı, mülkün temeli olarak görüldüğü, haksızlığa uğramış birinin hakkı verilmesi için gözetilmesi gereken bir kavram olduğu anlaşılıyor ve bu şekilde kabul ediliyorsa da, Yüce Allah, adaletin sadece buralarda gözetilmesi gereken bir kavram olmayıp bunun yanında sosyal hayatta da gözetilmesi gerektiğini belirtmiştir. Mesela Yüce Allah, bir şahsın değerlendirilmesi hususunda adaletle hareket edilerek değerlendirilmelerde bulunulmasını emrederek şöyle buyurmuştur: “… Ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz hiçbir nefse gücünün dışında bir şey yüklemeyiz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adil olun…” (En’âm, 6/152). Hz. Peygamber de bu konuda bize iki yol göstermiş, üçüncü yola asla cevaz vermemekle birlikte tenezzül etmemiştir. O, bir hadisinde, “Sen (konuşurken) hakkı söyle (ve haykır; bunu yapamıyorsan bari) sus!” İster Rabbimiz ister Peygamberimiz olsun hepsi konuşmalarımızda adaletli olmamızı bizlerden istemektedirler. Bunun becerilememesi durumunda yaranmak, göze girmek ve iltifat kazanmak gibi amaçlarla susmak yerine hak ve adaletten sapıp insanların aleyhinde konuşmak ve bu şekilde kendilerine zulmetmek hiçbir Müslümanın işi olmaması gerekir. Değerli bir mütefekkirimiz de bu konuda “önümüzde iki yol bulunur: ya doğru konuşup hakkı söylemek ya da susmak. Üçüncü yola cevaz yoktur.” diyerek bir ölçüyü dile getirmiştir.
Hz. Allah, adaleti olumsuz etkileyecek bazı durumlara Kur’an’ın değişik yerlerinde değinmiş ve bu konularda daha duyarlı ve uyanık davranması gerektiği vurgulamıştır. Adaletin tesis edilmesini olumsuz etkileyen faktörlerin başında birini çok sevmek (Nisâ, 4/135) veya buğzetmek başka bir ifadeyle düşmanlık duymak (Mâide, 5/8) ya da gereksiz yere şefkat göstermek faktörleri gelir. İnsanoğlunun en çok sevdiği varlıklar arasında başta nefsi, sonrasında anne-babası, yakın akrabaları gelmektedir. İnsanoğlu bu varlıklar karşısında adaleti gözetme hususunda tereddüt geçireceğinden Yüce Allah, bu durumda daha duyarlı ve tutarlı hareket etmesi için kendisine ve özellikle adaletli davranması gereken biz Müslümanlara şöyle emretmektedir: “Ey iman edenler! Kendiniz, anne-babanız ve en yakınlarınızın aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti ayakta tutanlardan olun. Zengin ve fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Zira Allah her ikisinin de en yakın (koruyucu ve) dostudur. Öyleyse adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (gerçeği) çarpıtırsanız ve yerine getirmekten çekinirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır (Nisâ, 4/135). Yüce Allah bu ayetle, cahiliye âdetlerinden olan kabilesini, aşiretini sevme refleksinin ötesinde nefsine, anne-babasına ve yakın akrabalarına karşı da adaleti gözetmeyi insana emrederken, cahiliye dönemindeki kabile ve aşiret yerine geçen günümüzün cemaatçilik, hizipçilik, tarikatçılık ve particilik gibi bağlantılar karşısında adaletin ihmal edilmesini da asla tasvip etmez. Evet, İslam’da ve günümüz hukuk sistemlerinde suçun ferdiliği esas olmakla birlikte adaletsizlik gibi bir durum söz konusu ise “adaletin kestiği parmak acımaz” ilkesi gereğince onu gidermek ve ortadan kaldırmaya çalışmak hepimizin görevi olsa gerek. Cenab-ı Peygamber (as) böyle davranmamış mıdır? Elbette o, bu konuda pek çok uygulamaları göstererek biz Müslümanlara seçkin örnek teşkil etmiştir. Mesela o, Veda Hutbesi’nde bu durumu açık bir şekilde ifade etmiş ve ilk uygulamayı amcası Abbas ve amcazadelerinden başlatmıştır. Yine adaleti yerine getirme hususunda tereddüt geçirilecek durumlardan biri de itibarlı ve tanınmış bir kimsenin suç işlediğinde cezanın kendisine tatbik edilmesi, gariban ve kimsesiz şahısların suç işlemeleri hâlinde cezalandırma cihetine gidilmesidir. Yukarıdaki ayette bu duruma işaret edildiği gibi aynı durum karşısında Cenab-ı Peygamberin tavrı da net olmuştur. O, Mekke fethi döneminde hırsızlık suçu işleyen Mekke’nin itibarlı ve tanınmış kabilesi Mahzumoğullarına mensup bir bayana hırsızlık cezasının uygulanmaması için kendisine gelen ve çok sevdiği Usame b. Zeyd’e sert tavır sergilemiş, bütün hukuk sistemlerine ilke konumunda kabul edilecek şu değerlendirmelerde bulunmuştur: Sizden önceki ümmetler (milletler), zengin ve varlıklı biri suç işlediğinde cezasını uygulamaz; sahipsiz ve kimsesiz biri suç işlediğinde ise ceza uygulama cihetine giderlerdi. İşte bu durum onları yok olmaya sevk etmiştir. Allah’a yemin olsun! Muhammed’in kızı Fatıma da hırsızlık yapsaydı, cezasını tatbik ederek elini keserdim.” (Buharî, Enbiyâ, 54; Meğâzî, 53) buyurmuştur.
Adaletin tatbik edilmesini engelleyen veya geciktiren durumlardan biri de suç düşmanlık ve kin beslenen bir şahsa veya bir topluluğa karşı işlenmişse, ya görmezden gelinerek karşılanması ya da cezasının engellenip uygulanmaması için her türlü bahanenin aranma cihetine gidilmesi hususudur. İşte bu kritik durum karşısında adaletten sapmamamız için Yüce Rabbimiz biz Müslümanları şu ifadelerle uyarmakta: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adaleti gözeten kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu (şekildeki davranış) takvaya daha yakındır. Allah’a karşı takvalı olun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır (Mâide, 5/8).” Düşmanımız da olsa adaleti ayakta tutmamız gerekir. Adalet hepimize lazımdır. Ne zaman böyle bir anlayışa sahip olup cezbedici sözlerle değil hareket ve uygulamalarımızla gösterebilirsek, o zaman güveni, itibarı ve her türlü takdiri de elde edenlerden oluruz.
Sonuç olarak adalet her türlü şart ve durumlarda gözetilmeli, nefsimizin ve en yakın sevdiklerimizin aleyhlerinde de olsa tecelli etmesine yardımcı olunmalıdır. Herkesin ve özellikle mazlum ve kimsesizlerin özlediği âdil bir dünyaya kavuşma dileğiyle!
Dr. Abdullah SAĞIR
Yorumlar
Yorum Gönder