İhbar edeceğiniz yoruma ait mesajını giriniz.
Bugünkü konumuz “amel-i sâlih” olup bunu sözlük ve dinî terim bakımından ele almaya çalışacağız. Bu tabir “iş, çalışma ve çaba” manalarına gelen “amel” ve “iyi, doğru, barışık, yararlı ve hayırlı” gibi anlamlara gelen “sâlih” kelimelerden meydana gelmiş ve “dinin yapılmasını emrettiği veya tavsiye ettiği, sevap kazanmaya vesile olan iyi işler” manasında kullanılmıştır.
Ameller, genelde İslâmî literatürde “sâlih-hasen (iyi-güzel) ameller” ve “seyyie-kabîh (kötü-çirkin) ameller” diye iki ayrılmıştır. Sâlih ameller içerisinde farz, vacip, sünnet ve müstahap (mendup); kabîh ameller içerisinde ise haram, mekruh ve müfsit işler yer almıştır. Sâlih amel işleyene “sâlih” ve kabîh amel yapana da “fâcir-fasık-mücrim” denilmiştir.
Sâlih ameller, Kur’an ve hadislerde yer alan bilgilere göre çeşitli olup yararı ve gerekliliği üzerinde durulmuş ve bunları yapanlara dünyada ve âhirette pek çok fayda ve mükâfatın bulunduğu müjdesi verilmiştir. Sâlih ameller içerisinde yer alan işlerin başında Allah’a iman gelmekle beraber canlılara ve özellikle insanlara fayda sağlayan ağaç dikme, medrese, okul, cami, hastane, yol, köprü ve çeşme gibi sadaka-i cariye mesabesindeki işleri ifa etme, çöp, sigara izmariti gibi rahatsız edici veya taş, ağaç dalı gibi yol ya da sokaklarda geçenlere zarar verici nesneleri kaldırma gibi işler yapma, halk nezdinde ibadet tarafı ağır basan namaz, zekât, oruç ve hac; insan-ı kâmil olma yolunda ilerlemeyi amaçlayan ahlak ilkeleri içerisinde yer alan doğruluk (sıdk), güvenilirlik (emanet), dürüstlük, sözünde durma (ahde vefa), edep ve hayâ sahibi olma gibi davranışları sergileme de sayılmıştır. Kur’an’da öneminin ortaya konulması amacıyla sâlih amel genellikle imanla birlikte zikredilmiş ve âdeta inancın tamamlayıcı tarafı olmuştur. Yüce Rabbimiz Kur’an’ın birçok âyetinde bu iki hususu hep birlikte zikretmiştir. Örnek vermek gerekirse, Yüce Allah, “Şüphesiz iman eden ve sâlih (güzel) amel işleyenler var ya, biz sâlih amel işleyenin mükâfatını zayi etmeyiz.” (Kehf, 18/30); “İman eden ve sâlih ameller işleyenler ise onlardır cennetin sahipleri. Aynı zamanda onlar orada ebedi kalanlardır.” (Bakara, 2/82); “İman edip sâlih ameller işleyenleri de, içinde ebediyen kalmak üzere zemininde ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Onlar için orada tertemiz eşler vardır. Ayrıca onları tatlı bir gölgeye de koyacağız.” (Nisâ, 4/57) gibi âyetlerde olduğu gibi aralarındaki güçlü bağdan dolayı imandan hemen sonra sâlih amel işlemeyi dile getirmiştir. Hz. Peygamber de imanı yetmiş küsur bölümden (şube) oluştuğunu ifade etmiş, insanın hayatta iken bunları yerine getirmesini emretmiş ve âhiret azığı olarak da önden göndermesini tavsiye etmiştir. Resûlullah (a.s.) bir hadisinde “Îman yetmiş küsur şubedir: Bunun zirvesinde “Allah’tan başka ilah yoktur.” manasında olan “La ilahe illellah” sözü olup “yoldan rahatsız edici nesneyi de kaldırma” davranışı da bunun en aşağı kısmında yer alır. Haya da imanın bir şubesidir.” buyurarak iman amel bağlantısını ortaya koymuştur. Buradan yola çıkan İmam Mâlik ve İmam Şâfiî gibi bazı âlimlerimiz bir Müslümanın kurtulması için imanla birlikte sâlih amelin de bulunması gerektiği düşüncesini benimsemişlerdir.
Sâlih amellerin işlenme yeri dünya olup insan, elinde ömür sermayesi bulunurken, uzun yolculuk olan âhiretine intikal etmeden önce orada kendisine lazım olacak sâlih amelleri yapmalı, ömür sermayesini tüketmeden orası için önceden bir şeyler göndermeli, daha ecel davetiyesi kapısına dayanmadan ve sahip olduğu imkân ve birikimleri bırakıp başkalarına geçmeden önce bu uzun yolculuğuna hazırlıklar içerisinde bulunmalıdır. Yüce Allah, Kur’an’ın pek çok yerinde insanın dikkatini bu hususa çekmiş, önden gönderilen amelleri takdir etmiş ve biz Müslümanları bu şekilde davranmamızı özendirerek emretmiştir. O, bir âyette, “Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borçlanmada bulunun. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve mükâfat bakımından da daha büyük bulursunuz. Elbette Allah çok bağışlayan ve çok da merhamet edendir.” (Müzzemmil, 73/20), başka bir âyette, “Namazı kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önden gönderdiğiniz hayırları Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Bakara, 2/110) buyurarak insana hayatta iken âhireti için önceden hayır ve sevap işlemeyi emretmiştir.
Hz. Peygamber de bu emirleri ilk önce kendi hayatında uygulamış, akabinde insanlara ve özellikle Müslümanlara tebliğ ederek kendileri için gerekli olan sâlih amelleri işlemeye hutbe ve vaaz gibi yöntemlerle davet etmiştir. O, bir hutbesinde “Ey insanlar! Kendiniz için hayırları önden gönderin. Allah’a yemin ederim ki, hepiniz şunu iyi bilmektesiniz: Bir gün birinizin boynu bükülüp ölecek ve mallarını korumasız şekilde bırakacaktır. Rabbi de aralarında ne tercüman ne de mabeynci olacak halde kendisine şunları soracaktır: ‘Peygamberim sana gelmedi mi? Sana bunu tebliğ etmedi mi? Sana mal nimetini vermedim mi? Sen kendin için neyi önden gönderdin?’ O insan sağına ve soluna bakacak, ancak önden gönderdiğinden başka bir şey göremeyecektir. (Bunlar kendisine yeterli gelmeyince, ön taraftan bir çıkış yolu bulma ümidiyle) önüne de bakacak, fakat cehennemden başka bir şey göremeyecektir. Her kim bunun ateşinden bir hurma çekirdeğinin yarısıyla da olsa yüzünü koruyabiliyorsa korusun. Kim bunu da bulamıyorsa, tatlı bir sözle (yüzünü) korusun. Şüphesiz herhangi bir iyilik (hasene) en az on mislinden yedi yüz misline kadar mükâfatlandırılır.” (İbn Hişam, es-Sîretü’n-nebeviyye, II, 109) şeklinde açıklamalarda bulunarak âhiret için hayır ve sevapların ölümden önce yapılması gerektiğini belirtmiş, bunların ölüm gelip boğaza dayandığı zamana kadar ertelenmemesi üzerinde durmuştur. Çünkü insan ölüm anında elde ettiği kazanım ve birikimlerine artık sahip değildir. Bunlar başkasının malı olmuştur. Nitekim Hz. Peygamberimiz bir gün otururken Sahabelerine, “Siz malınızı mı ya da mirasçılarınızın mallarını mı çok seversiniz?” diye sormuş; onların cevabı “Elbette biz mallarımızı daha çok severiz.” şeklinde olunca, Efendimiz (a.s.) şöyle devam etmiştir: “Mallarınız önden gönderdiğiniz olanlardır; mirasçılarınızın malları ise geride bıraktığınız mallardır. Söyleyin şimdi bana: “Hangi mallarınızı çok seviyorsunuz?” Bunun üzerine Sahabeler, “Biz mirasçılarımızın mallarını daha çok seviyoruz, Ya Resûlullah!” şeklinde cevap vermişlerdir.”
Konumuzla ilgili pek çok âyet ve hadis bulunmakla birlikte fazla uzatmamak üzere konuyu bir fıkra ile bitirmek istiyorum: Bir baba her gün çocuğuna “Ben ölürsem, filan malımı filan yere, filan arazimi filan yere verin.” şeklinde tavsiyelerde bulunuyormuş. Çocuğu da ses çıkarmıyormuş. Yine o baba bir gün akşam olduktan sonra çocuğuna “Filan yerde toplantı varmış; el fenerini hazırla ki beraber oraya gidelim.” demiş. Çocuk da hazırlığını yaparak baba önde ve çocuk da arkada olacak şekilde yola çıkmışlar. Ancak çocuk el feneriyle babasının önünü aydınlatması gerekirken, sürekli arkasından tutarak arka tarafları aydınlatıyormuş. Baba bir iki adım sonra sendelemiş ve çocuğuna kızarak “niçin dediğimi yapmıyorsun” diye çıkışmış. Çocuk da, “Babacığım! Ben de dediğini yapıyorum. Sen sürekli bana “Ben ölürsem, filan malımı filan yere, filan tarlamı filankese verin.” demiyor musun? Ben de önünüzü değil arkanızı aydınlatmaya çalışıyorum.” diye cevap vermiştir.
Sonuç olarak sâlih amel imanın tamamlayıcısı mesabesinde olup dünyada iken yapılması gerekir. Herkese hayırlı ve sâlih ameller nasip ola!
Asıl konumuza geçmeden önce yeni yıla girdiğimizden dolayı okuyucularımız başta olmak üzere tüm fertlerin yeni yıllarını tebrik ediyor, irademize bağlı olarak meydana gelen güzel ve hoş hal ve hareketlerin .....
Bugünkü köşemizin konusu Allah’ın esma-i hüsnaları arasında yer alan “adl” ve İslam’ın ve temel kaynağı Kur’an’ın çokça .....
Bu kelimenin bir sözlük bir de dinî anlamı vardır. Sözlükte "bildiğini söyleyip tanık olan, bir olaya şahit olan, bir yerde hazır bulunan» anlamına gelen bu kelime, dinî bir terim olarak ise .....
Yorumlar
Yorum Gönder