İhbar edeceğiniz yoruma ait mesajını giriniz.

Tahsin Ötgüç

DUA

Tahsin Ötgüç
29 Nisan 2016
A-A+

DUA

Dua Arapça bir kelime olup Türkçe başta olmak üzere İslam’ı kabul eden pek çok milletin diline bu şekliyle geçmiş, adeta müslüman toplulukların ortak sözcüğü olmuştur. Dua, lügatte “seslenme, davet etme, yalvarma, yardıma çağırma, imdat dileme” gibi manalara; İslam literatüründe ise “Allah’a yalvarma, yakarmalarda bulunma, kulun acizliğini ve güçsüzlüğünü kabul ederek bazı zorlukların üstesinden gelinebilmek için rabbinden yardım dileme ve imdada çağırma, onun kerem ve lütfunu talep etme” gibi anlamlara gelmektedir. Bu münasebetle duanın insanın Allah’a kulluk faaliyetlerinin temel unsuru kabul edilmiş, hayat serüveninin tek düzen olmaması hasebiyle karşılaşılan bazı zorlukların üstesinden gelinebilmek için kâinata yerleştirilen kurallar çerçevesinde hareketle Yüce Yaratıcıdan yardım dilemesi ve güç ve kudretine sığınması olarak değerlendirilmiştir.

Dua, İslam’da ibadetin özü kabul edilmiş (Tirmizî, “Da’âvât”, 1), bu sayede Allah ile kul arasındaki tüm vasıtalar ortadan kaldırılmış ve bu sebeple kulluk makamların en şereflisi sayılmıştır. Hatta bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle vurgulanmıştır: “De ki: Duanız olmazsa, Rabbim size ne diye değer versin!”(Furkân, 25/77). Peygamberler söz ve hareketleriyle ümmetlerine örnek olduklarından dua etme konusunda da örnek olmuşlardır. Nitekim yaptıkları duaların şekil ve cümleleri Kur’an’da çokça yer alması, bu vazifeye ne kadar önem atfettiklerini ortaya koymuştur. Bunlar arasında en çok göze çarpan ve dikkatimizi çekenler ise Nuh, İbrahim, Musa ve Süleyman peygamberlerdir. Tüm peygamberler üzerlerine düşen tüm görevlerini ve sebepler dairesindeki tüm sorumluluklarını yerine getirdikten sonra bu vazifenin bilincinde olup her şeye gücü yeten Kadîr Rablerine dua etmişlerdir. Örnek vermek gerekirse, Nuh (as), gece-gündüz, açık-gizli her zaman ve şekilde görevini yapmış ve duadan başka vazifesinin kalmadığını bilip kendisin, anne ve babasının, evine inanmış olarak girenin ve erkek-kadın tüm inananların bağışlanmasını Rabbinden dua etmiştir (Nûh, 71/5, 8-9, 28); İbrahim (as) da, Mekke’nin güvenilir bir şehir olması, halkına bol meyve ve rızık verilmesi, kendisinin ve neslinin müslüman kılınarak namaz kılanlardan olunması ve putlara ibadet etmekten alıkonulması, yol gösterilerek vazifelerinin bilincinde olunması, Mekke şehir halkına kendilerinden olan, onlara ayetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti öğretecek ve kendilerini arındıracak bir peygamberin gönderilmesi ve kendisinin, anne-babasını ve erkek-kadım tüm müminlerin bağışlanması için affetmeyi seven kudret sahibi Rabbine duada bulunmuştur (Bakara, 2/126-129; İbrahim, 14/35, 36, 40-41). Peygamberimiz (as) da, bu kulluk şuurunu sürekli canlı tutmuş, dedesinin duasına mazhar biri olarak onun yolunu takip edip (Nahl, 16/123) en kapsayıcı kelimelerle bu görevi yerine getirmeye çalışmış, iyi ve kötü durumlarını, sıkıntı ve ferah anlarını ayırmaksızın gizli-açık her zaman bu bilinçle yaşamıştır.

Duanın çeşitleri çok olmasıyla birlikte, hayatımızın her safhasında yer alan, bazen de bir tarafını ihmal ederek öteki tarafa yeltendiğimiz iki türü meşhur olmuştur. Bunlardan biri fiilî ve diğeri de kavlî duadır. Kâinatta var olan sebep-sonuç ilişkisi adı verilen sünnetüllaha binaen duada da bu ilişki bulunmaktadır. Duadaki bu ilişkiyi sağlayan taraf fiilî dua türüdür. Fiilî dua, sebeplere sarılıp gereken tüm görevleri yerine getirdikten sonra neticeyi Allah’tan talep etmektir. Yani fiilî dua, sanki tevekkülün başka bir şeklidir. Kul, bu durumu gerçekleştirmeden Allah’tan bazı şeyleri talep etmesi doğru değildir. Örneğin, insanoğlu, tecrübeyle tespit edilen trafik kurallarına riayet etmeksizin trafik kazalarından korunmayı Allah’tan talep etmesi, çalışmadan iyi ve güzel bir şekilde geçinebileceğini beklemesi, çaba ve gayret göstermeden ve okunması ile bellenmesi istenen bilgilere sahip olunmadan sınavda başarılı olmasını istemesi, tedavi olunmadan şifa beklemesi ne kadar doğru değil ise, aynı şekilde fiilî duanın gereklerini yapmadan kavlî-sözlü duada bulunması da o derecede doğru değildir. Kavlî (sözlü) dua ise, elinin yetişmediği bazı istekleri talep etmesidir. Bunun en önemli ve güzel tarafı, dua eden kişinin, kendi arzu ve isteklerine eli yetişen, acizliğine şefkat ve merhamet gösterecek, fakirlik ve düşkünlüğüne yardım edecek birinin bulunduğunu anlamasıdır. Yani insan, gerekli tedbirleri aldığı halde akıl ve bilme gücünün karmaşık hayat olaylarını anlama ve düzenlemede yeterli olmadığı duygusuna kapıldığında dua eşliğinde beklentiye girer ve işin neticesini Allah’a bırakır. Ne yazık ki etrafımıza bakıldığında bu şekilde değil de, farklı yönde hareket edildiği müşahede edilmektedir. Yani Kur’an’ın değişik ayetlerinde de ifade edildiği gibi insanın çoğu defa, aceleci ve kolaycı tabiatı, onu bazı dua kalıplarını sadece okumak, tekrar etmek veya muska haline getirilerek şuuru olmayan arabada ya da yanında bulundurmak, neredeyse duayı bir çeşit sihir tekniği gibi kullanmak suretiyle talep ve isteklerinin gerçekleşmesini beklemeye sevk etmiştir. Maalesef bu manzaralar toplumumuzda hala yoğun bir şekilde yaşanmakta ve görülmektedir.

Hâlbuki yukarıda da ifade edildiği gibi Yüce Rabbimiz, kâinatı sebepler dairesinde yaratmış olduğundan, burada meydana gelecek olayları bu daire çerçevesinde gerçekleştirmekte ve bu doğrultuda hareket edilmesini biz yaratıklarına emretmektedir. Bu şekilde davranıp sebepler dairesinde hareket etmek, yaratıcının gücünün olmadığından değil kendisinin bu şekilde davranılmasını istemesinden kaynaklanmaktadır. Kendisi yoktan var etme gücüne sahip olduğu halde sebepler çerçevesinde hareket edilmesini istemesi, biz kullarına çalışmanın ne kadar ehemmiyetli ve çaba ile gayretin çok zevkli olduğunu göstermeye yöneliktir. Dünyamız imtihan dünyası olması ve imtihanın da bazı kaide ve kuralları bulunması hasebiyle Rabbimiz, biz kullarını mesut ve mutlu etmek, huzur, güven ve barış içerisinde yaşamak ve sağlıklı ve geleceğinden emin bir nesil yetiştirmek için bizlere kitap ve peygamberler göndermiş, bunların aracılığıyla bazı ilke ve kurallar belirlemiş ve bu amaçların gerçekleştirilmesi için bunlara uyulmasını ve insanda bulunan iradenin iyi yönde kullanılmasını emretmiş, bunun neticesi olan cennetine girebilmeyi vadetmiştir. İşte duanın fiilî tarafı budur. İlk önce bu taraf ifa edilecek, akabinde kavlî-sözlü tarafına geçilecektir. Rabbimiz tarafından sıralama bu şekilde tespit edilmiştir. Aksine hareket etmek, kural koyucuyu dikkate almak ve ona karşı çıkmak anlamına gelmektedir. Rabbimiz bizi bu şekilde hareket edenlerden addetmesin!

Duanın yapılması için özel tören ve mekânlar gerekli olmamakla beraber, kabulü için bazı şekil ritüelleri ve mekân ile zamanların gözetilmesi tavsiye edilmiştir. İnsan tek başına dua yapabileceği gibi toplu halde de yapabilir. İnsan her zaman ve mekânda dua edebilir. Bunların en önemlisi insanın en çok ne zaman ve hangi yerde hazır hissedebiliyorsa, o anda ve mekânda dua yapması en çok tercih edilmiştir. Bu durumdaki duanın tercih edilmesi insanın bu gibi durumlarda Rabbine karşı en çok kendisini yakın hissettiğine yöneliktir.

Netice olarak insan, ilk önce fiilî duayı yerine getirmeli, üzerine düşen görev ve sorumluluklarını yapmalı, ondan sonra da acizliğini ve güçsüzlüğünü itiraf ederek her şeye gücü yeten ve yaratığının en ufak talebini duyan ve karşılayan Rabbine dua etmelidir. Her an ve mekânda ve özellikle kendisini ne zaman hazır hissediyorsa duada bulunmalı ve bu anı kaçırmamalıdır. Rabbim onun emri doğrultusunda hareket ederek dua edenin talebini kabul eyleye! Amin.

 

Dr. Abdullah SAĞIR




 Yorumlar
Bu yazıya ait yorum bulunamadı
 Yorum Gönder

Yazarın Diğer Yazıları